Nisan, 2010 için arşiv

Seni İçimden Terk Ediyorum

Posted in Şiirler Ve Yazılar on 30 Nisan 2010 by Mevsimsiz_Kar
Binmediğim hiç bir otobüs
Beklemediğim hiç bir durak kalmadı bu şehirde
Gittikçe azalıyor hayat
Neyi erken yaşadıysam
Hep ona geç kalıyorum
Sana göçüyorum her sonbahar
Yolların çıkmıyor aşkıma
Unuttuğun yağmurların adı saklımda
Seni içimden terk ediyorum

Susmaktan yoruldum
Kuşlar ve şarkılar bu şehri terk edeli beri
Efkar demliyorum gözlerimde
yaşlarımı, yanağıma varmadan öldürüyorum
Tam sancağımdan yaralıyorum kendimi
Alnını yüreğime dayadığın güne bakıp
Seni içimden terkediyorum

Ne unutacak kadar nefret ettin
Ne hatırlayacak kadar sevdin
Yıkık bir duvar kadar bile pişman değilsin biliyorum
Beni hep bulmamak için aradın
Yanılgımdın
Yandığımdın
Yangındın

Sensizliğe yenilmek
Sana yenilmekten zor olsada
Ardımda bir sürü "belki"ler bırakarak
Seni içimden terk ediyorum

Şimdi
İçimde öldürecek bir anı bile bulamayan
İki yarım kaldık
Tamamlayamadık bizi
Elinden tutamadık yanlızlığımın
Saçlarımıda uzaklarına gömdün

İçimin mavisi senin okyanusundandı
Al! geri veriyorum.
Kilitleri hep yanlış kapılara vurdun
Devrilmiş vagonlara dönerken gözlerim
Sana bensizliği terkediyorum

"Yârime uzanmayan bütün dallarım kırılsın" demiştin
Aşk içinde doğmuşsa nereye kaçabilirdi?

Ne tuaf değil mi?
İçimi acıtanda sendin
Acımı dindirecek olanda
"Ya öldür beni"dedim
Ya da git benden
İçi bulanık bir sevdanın ucunda
Seni kaybettim
Aldırmadın aldırmalarıma
Bir gecede yakıp yârini
Şafaklara sattın ihanetini
Küllerime basanlar bile utandı yaptığından
İşte soluk bir ömrün son nefesi

Benden
İçimden
Terkediyorum……..


Bu şiir sadece sana gelsin eger görmüssen 🙂 sayfamda baskasına ait olan tek şiir bu 😉
Reklamlar

Fırtınalıydı Aşk

Posted in Şiirler Ve Yazılar on 30 Nisan 2010 by Mevsimsiz_Kar
Fırtınalıydı aşk. Tıpkı, uçsuz bucaksız denizde, birden bire kopan bir fırtına gibi gelmişti yüreğine. Hiç kendini belli etmeden… Aniden ve habersiz. 
Aşk neydi? Bilmiyordu. Sadece şiirlerde ve romanlarda okumuştu. Sevmesine çok sevmişti ama hiç karşılaşmamıştı o güne kadar.
Tarifler hep aynıydı. Aşk’ı yakıcı ve kavurucu bir ateş olarak tarif etmişlerdi yaşayanlar. Öyle midir acaba diye soruyordu kendi kendine. Ama soruları her bahar olduğu gibi yine yanıtsız kalmıştı. 
Arkadaşlarına bu isteğini hep söylerdi her bahar gelmeden önce. “ Yine bahar geldi, gelecek. Ben, bu baharda âşık olmak istiyorum artık.” Derdi. Onların da içi sızlardı aslında, ama ellerinden ne gelebilirdi ki. 
Gözleri ışık saçardı bu sözleri söylerken. Kalbi, umut doluydu. Yüreği, aşk ateşini taşıyabilir miydi? O da başka bir muamma. 
Camın kırılganlığı kadar narin bir kalbi vardı. Aşk, aynı zamanda sabretmekti. Affedebilmekti. Bütün bunlara katlanabilir miydi? Ama o dünden razıydı hepsine. Her şeyi göze almış olmalıydı. Çok istiyordu çok. Yakan ve kavuran o acıyı tatmak istiyordu. Belki de hayatında hiçbir şeyi istemediği kadarçok istiyordu. 
Ama nedense bir türlü karşısına çıkmıyordu. Kendini aynada seyrediyordu saatlerce. Kusur bulamıyordu baktığında. Sebep neydi? Onu da bilmiyordu. Çok güzeldi oysa. Mankenlere taş çıkartırcasına güzeldi. Ama aşk kapısını çalmıyordu. 
Sonbahar gelmişti. Yine koskoca bir yaz mevsimini hayal kurarak geçirmişti. Yine hayal kırıklığı ile dolu koca bir yaz. 
Sonbaharla son umut kırıntıları da tükenmişti. Tıpkı, hazan yaprakları gibi solmuştu yüreği ve bedeni. 
Mucizelere çok inanırdı. Mucizeydi bu. Aşk gönül kapısını çalmıştı en sonunda. Aşkı tanımıştı.
Kalbinin kapıları açıktı sonuna kadar. Sevinçle kabul etti yüreğine. Aşkı tanımıştı onun gözlerinde. Kaybolmuş ve hapsolmuştu. 
Fırtınalı da olsa kabul etmişti o aşkı. Her haliyle sevecekti hayatı boyunca. Sevdi.. sevdi. Hiç bıkmadan, usanmadan. Harlı ateşine rağmen. Sevdi, sevdi,sevdi…… sevecekti.
O, aslında aşkı sevmişti…

Ghergoe Hagi

Posted in Kareler on 30 Nisan 2010 by Mevsimsiz_Kar

İçinden Old Firm Geçen Adamlar (Henrik Larsson)

Posted in Bunlarda İlginizi Çekebilir! on 30 Nisan 2010 by Mevsimsiz_Kar
Henrik Edward Larsson, 1971 yılında Helsinborg’ta dünyaya geldi.Babası Cape Verdeli göçmen bir işçiydi.Tek hayali evlatlarının başarılı hayatlara sahip olmasıydı.Bunun için gece gündüz çalışıyor, yaşamın tüm zorluklarına çocukları için katlanıyordu.Henrik, kardeşi Robert’e göre daha içine kapanıktı.Robert onun bu renksizliğini değiştirmek için ona türlü şakalar yapar, komik şeyler anlatır fakat hafif bir gülümseme ile avutulurdu.Henrik, kendisini futbol topunun peşinde ifade etmeyi seviyordu.Televizyonda İngiltere liginden maçlar izliyor, Dalglish’in, Keegan’ın oynadığı gibi oynamaya çalışıyordu. Soğukta ordan oraya koştururken zamanın nasıl geçtiğini unutuyor, çoğu zaman babasından azar işitiyordu.”Neden Robert gibi olamıyorsun?O serserilerin peşinde dolanıp duruyorsun.Okuluna önem vermelisin!” diye haykıran babasına, ”Bende bir serseri olmak istiyorum.” diyerek cevap verecek, günlerce kimseyle konuşmayacaktı.En sonunda karne döneminde sınıfı geçtiğini öğrenen babası oğlundan özür dileyerek, ufacık maaşından arttırdığı parayla bir futbol ayakkabısı satın alacaktı.15 yaşındayken lisenin okul takımına seçilmeyecek olması onu asla yıldırmıyordu.Eskisinden daha sıkı çalışıp gelecek sene takıma girmeyi kafasına koymuştu.Bir yıl sonraki seçmelerde, muhteşem bir performans ortaya koymuştu.Högaborg’da antrenör olarakta çalışan beden eğitimi hocası ona idmanlara katılmayı teklif edecekti.Bu teklif karşısında fazla heyecanlanmayacak, normal bir olay gibi karşılayacaktı.Högaborg ile ilk idmanın çıktığında takımda ondan iyi oynayan hiç bir oyuncu yoktu.Bir kaç hafta daha gidip geldiği idmanlarda gösterdiği performans ile önüne profesyonel bir kontrat sürülüvermişti.Babasına danışarak imzayı atan genç adam, ülkesi için ne kadar büyük bir adım attığının farkında değildi.Högaborg’da geçirdiği ilk 2 sezonda golcü kimliği ön plana çıkmamıştı.Zira önünde ondan daha tecrübeli isimler vardı.1991 sezonun başında ağır sakatlık yaşayan ”tecrübeli” forvetler sırayı bu rastalı genç adama devrediyordu.O da 32 maçta 15 gol atarak hem takımın skor yükünü çekiyor hem de olgun oyun zekasıyla pek çok asiste imza atıyordu.Ondaki bu gelişmeyi izleyen Helsinborgs IF antrenörleri, bu genç adama kafayı takıyorlardı.Ancak Henrik, sıradan bir işte vaktini öldürüyor, futbola gerçek bir iş olarak bakmıyordu.Bir gün ofiste çalışırken kendisine gelen teklifi bir arkadaşının zoruyla kabul ediyordu.Aylık 300 pound alacağı söylendiğinde ise sevgilisi Magdelena ile hayaller kurmaya başlıyordu.21 yaşındaki Henrik, ilk sezonunda 31 maçta 34 gol atarak olağanüstü bir performans gösteriyor, takımını 22 yıl sonra Allsvenskan’a taşıyordu.En üst seviyede oynamanın zorluğunu bilen Henrik, daha sıkı çalışıyor ve ilk sezonu aratmayan bir performans ile takımını sırtlıyordu.
Geçirdiği 2 muhteşem sezonun ardından yurtdışından teklifler yağmaya başlamıştı.Tam İsviçre ekibi Grasshoppers ile anlaşmak üzereyken, Feyenoord’un teklifi gelecek, nispeten daha büyük bir ligde oynama isteğiyle Hollanda’ya doğru yol alacaktı.İlk sezonunda bekleneni veremesede, 2. sezonunda kendi formunu buluyordu.94 yazında Dünya Kupası için İsveç milli takımına katılıyordu.Kenneth Andersson ve Thomas Brolin gibi usta isimleri iyi bir şekilde yedekleyen Henrik, gelecek için umut saçıyordu.O turnuvada 3. olan İsveç takımının altın çocuklarından olan Larsson, memleketinde krallar gibi karşılanıyordu.94-95 sezonunda yine beklenen bir performans sergileyen Henrik için kabus gibi bir sezon geliyordu.95-96 ve 96-97 sezonlarında Arie Haan tarafından saçma sapan yerlerde oynatılıyor, kendisini santrfor olarak kabul ettiremiyordu.Sezon sonunda kontratındaki serbest kalma maddesini hocasına hatırlatıyor, açıkca gitmek istediğini söylüyordu.O yıllarda onu Feyenoord’a getiren Wim Jansen Celtic’in başındaydı ve Larsson’un ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu biliyordu.Onu Parkhead’e getirmek için çalışmalara başlıyor ve 27 temmuz 1997’de Larsson Celtic’e imza atıyordu.Geldiği günden itibaren taraftardan ve şehirden etkilenen Henrik, ilk günkü heyecanıyla çalışmalara başlıyordu.İlk sezonunu ”British” futbola alışmakla geçiriyor, 44 maçta 16 gole imza atıyordu.Takımın Rangers’ın 9 sezondur süren hakimiyetine son vermesinde baş rolü oynayan isimlerden oluyordu.98-99 Larsson adına iyi geçsede takım hem ligi hem de kupayı kaybediyordu.Bir sonraki sezon göreve Liverpool efsanesi John Barnes geliyordu.Takım sezona iyi bir başlangıç yapıyordu.Arkadaşlık üst seviyedeydi.Ancak O.Lyon ile oynanan maçta bacağının iki yerden kırılması Henrik için gerçek bir kabus oluyordu.Tüm sezonu kaçırması takımın ritmini bozacak, şampiyonluğa mal olacaktı.EURO 2000’de zorlu bir gruba düşen İsveç kadrosuna katılması sağlığı açısından önemli bir sınav olacaktı.Sağlığı konusunda endişeleri kaybolsada, İsveç gruptan çıkamayacaktı.
2000-2001 sezonu başında göreve gelen Martin O’Neill ile Celtic’te yepyeni bir dönem başlıyordu.Celtic üst üste 2 sezon şampiyonluğu kazanıyor, Henrik ise gol krallığını kimseye kaptırmıyordu.Öyle ki 2000-2001 sezonunda Avrupa’da altın ayakkabı ödülünü İsveç adına kazanan ilk futbolcu oluyordu.2002’de çift teknik adamla Dünya Kupası’na giden İsveç’te kadronun en önemli parçası Henrik’ten başkası değildi.ölüm grubundan lider çıkıyorlar, nehri aşıp çayda boğuluyorlardı.Afrika’nın altın çocukları Kuzeylileri altın golle evlerine yolluyordu.2002-2003 sezonunda şampiyonluğu averajla Rangers’a kaptırmaları takımda büyük bir hırs yoğunluğuna neden oluyordu.Bu hırsla ve O’neill’ın başarılı taktikleriyle ligi kazanırlarken, UEFA Kupası’nda da finale çıkıyorlardı.Sevilla’da oynanan maçta Larsson’un 2 golü kupayı Glasgow’a getirmeye yetmeyecek, Derlei’nin altın golüyle gülen taraf Porto olacaktı.2002’de milli formaya veda etmesini açıklamasına rağmen Portekiz’de oynanacak turnuva için içi içine sığmıyordu.Bu turnuvada da gruptan lider olarak çıkan İsveç, çeyrek finalde Hollanda’ya eleniyordu.

Celtic’ten muhteşem anılarla ayrılan Henrik için yeni durak Barcelona’ydı.Burada da ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu kanıtlayacak, İsveç’i gururla temsil edecekti.Parkhead’de ulaşamadığı Avrupa Kupası hayaline Nou Camp’ta ulaşacak, büyüklüğünü finalde oynadığı futbolla herkese gösterecekti.Artık yaşının verdiği olumsuzluklar ve çocuklarına İsveç kültürünü aşılamak için Helsinborgs IF’e dönme kararı alacaktı.2006’da Almanya’ya gitmek için bir kez daha yemin bozacak olan Henrik, 3 farklı Dünya Kupası’nda gol atan 6. oyuncu olacaktı(Okura google ödevi: Diğer 5 oyuncuyu posta yorum olarak gönderiniz.).Helsinborg ile başlayan yolculuğunda, Alex Ferguson gibi bir hocayı etkileyecek ve kiralık olarak Man. Utd.’ye gidecekti.Orada da kendine yakışanı yapacak, Ada’da adını unutanlara hatırlatacaktı.2008’de bir yemin daha bozan ve İsveç kadrosuna alınan Larsson takımın gruptan çıkmasına yardımcı olamayacaktı.Muhteşem bir kariyer ve büyük bir saygınlık içinde futbol yaşantısını 39 gün önce noktaladı.Kazanılacak her şeyi kazandı ve bir beyefendi gibi çekti gitti yeşil sahalardan.

İçinden Old Firm Geçen Adamlar (Paul Gascoigne)

Posted in Bunlarda İlginizi Çekebilir! on 30 Nisan 2010 by Mevsimsiz_Kar
Pek çok insanın gözünde zavallı bir bağımlıydı.Duyduğu pişmanlık, yetenekleri yüzündendi.Bu sefer Old Firm’ün ”mavi” yakasına gidecek ve Türk basını tabiriyle ”İngilizlerin haşarı çocuğu” Gazza’nın öyküsünü anlatacağız.


Tyne nehri yakınındaki Dunston’da doğduğunda İngiltere Dünya’nın zirvesindeydi.4 çocuklu bir işçi ailesinin çocuğuydu.Standartların altında, garip bir hayatları vardı.Paul 10 yaşındayken, babası John Almanya’ya çalışmaya gitti.Bu onun çocukluğundaki ilk travmaydı.Sonraları bir arkadaşının ölümüne şahit olacak ve küçük kafasında onulmaz yaralar açacaktı.Ancak o bütün bunların üstesinden futbol ile gelecekti.Mahallenin en tekniği, en klas admı oydu.Herkes ondan bir şeyler yapmasını bekler, hayranlıkla seyrederdi.Rakipleri ise onu durdurailmek için tekmeler sevurur, itip kakardı fakat küçük bir canavar olan Paul, onların bu çabalarını her seferinde boşa çıkarırdı.Mahallenin amatör takımında gösterdiği performans ile pek çok ”scout”un dikkatini çekmeyi başarmıştı.Ipswich, Middlesbrough ve Southampton’un seçmelerinde etkileyemediği adamlar sinirini bozsa da yeteneklerinin farkında olan küçük Gazza, pes etmeden yoluna devam etti.Newcastle united 13 yaşındaki bu ufaklıktaki ışığı garkeden il kulüp oldu ve Paul, 1980 yılında Newcastle United’a katıldı.

Gösterdiği olgunluk ve üstün yetenekleri sayesinde genç takımın kaptanlığını kısa sürede aldı.84-85 sezonunda 18 yaşındaki bu genç adamın sürüklediği takım FA Gençlik Kupası’nı kaldırıyordu.Performansıyla menajer Jackie Charlton’un dikkatini çekmesi kariyerinde büyük bir sıçrama olacaktı.Yalnızca 2 maça çıksa da oranın havasını soluyor, profesyonellerle birlikte çalışıyordu.85 yazında Willie McFaul’un göreve gelmesiyle siyah-beyazlı formayı düzenli bir şekilde giymeye başlıyordu.Bu harika performansının her geçen gün üzerine koyan ve otoritelerin dikkatini çekmeyi başaran bir oyuncu olmuştu.87-88 sezonun ”En iyi Genç Oyuncu” ödülünü alıyor, ancak Newcastle ligi 8. bitiriyordu.Takımın gidişinden memnun olmayan Gazza, takımdan ayrılmak istediğini açıkça belirtmekte bir beis görmüyordu.Man Utd ve Spurs’un tekliflerinin ardından Londra’ya gitmeye karar veren Gazza için yeni bir sayfa açılıyordu. İngiltere rekorunu kı 2.3 milyon £’a takımdan ayrılıyordu.Terry Venables’in kanatları altında komple bir yıldız olmaya her geçen gün yaklaşan bir isimdi artık.Burada geçirdiği muhteşem sezonların ardından nihayet bir kupa kazanma şansı yakaladı.90-91 sezonunda Tottenham’ı FA Cup finaline taşıyan oyunculardan biriydi.Ancak maçın henüz 16. dakikasında hırsının cezasını çekiyor, sakatlanarak sahayı terkediyordu.Tottenham kupayı kazansada Lazio ile anlaşan Gazza için, İtalya serüveni başlıyordu.Çoğu Britanyalı futbolcunun çektiği sıkıntıları çekiyor, medya ile tartışıyor, futbol dışı her türlü olaya alet ediliyordu.Geçirdiği felaket 3 sezonun ardından memleketine dönmeyi kafasına koymuştu.


Britanya’ya dönse de rotası İngiltere değil, İskoçya’ydı.Old Firm’ün mavi yakasına katılan Gascoigne kendisini yeniden yaratmaya başlamıştı.Yeteneklerini saf bir şekilde sergilemesi yeterli olacakken, O Celtic tribünlerini rahatsız etmeyi tercih ediyordu.Sorumluluk bilincinden uzak olsa da 95-96’da başlayan Rangers kariyeri, kendisi için bir zirve olacaktı.74 maçta attığı 30 golle Ibrox Park’ın vazgeçilmezleri arasına giriyordu.Ama bırakmak için çaba dahi göstermediği alışkanlıkları nedeniyle yıpranıyordu.İngiltere’ye dönmek adına 1. lig’de(Coca-Cola Championship) oynayan Middlesbrough’un yolunu tutuyordu.

Geçirdiği abuk sabuk sezonlar, tabloid basının acımasız sözleri, insanların ona olan inancını yitirmesine neden olmuştu.Artık bu hırs küpü adamı umursamıyorlardı.Yaşadığı trajedileri asla unutamaması ve sağlık sorunları başına bela olmuştu.Sürekli ağlayan ve hatasını aradıkça dibe batan bu adam Ibrox’taki günlerine duyduğu özlemi dile getirmesi boşunaydı.

 

İçinden Old Firm Geçen Adamlar (Pierre van Hooijdonk)

Posted in Bunlarda İlginizi Çekebilir! on 30 Nisan 2010 by Mevsimsiz_Kar
25 Kasım 1969’da Steenbergen’de doğdu.Yaşadığı çevrede Surinamlı, marjinal işler yapan göçmenler bol sayıda mevcuttu.Kendiside bunlardan biriydi zaten!Zira futbol topunun peşinde daha önce kimsenin koşmadığı gibi koşuyor, her şeyini oyuna veriyordu.SC Welberg’in genç takımına alındığında dünyalar onun olmuştu.Herkesi yenebilir, her zorluğun üstesinden gelebilirdi.Nitekim bu küçük deryanın en büyük balığı olmayı başardı Pierre.11 yaşında NAC Breda’nın seçmelerinde kendini onlara beğendirmeyi başardı.Artık futboldan hayatını kazanabileceğine kesin gözüyle bakıyordu.NAC’de başladığı kariyeri çok güzel gidiyordu.Bir şey dışında!Takımda ondan iyi kafa vuruşu yapan, ondan çok gol atan olmadığı halde antrenörü onu sağ kanatta oynatıyor, küçük Pierre ne yaptıysa santrfor mevkiine geçemiyordu.Sürekli huzursuzluk çıkarıyor, haklı olduğunu kanıtlamak istercesine oyun içinde santrfora geçiyordu.Takım arkadaşlarından hiç bir itiraz gelmemesine rağmen antrenör saha kenarında deliye dönüyor, sürekli ona bağırıyordu.14 yaşında NAC’de geçirdiği 3 yılın ardından antrenörü ona, dikkafalı, laf anlamaz ve uyumsuz olduğu gerekçesiyle NAC’de oynayacak kadar iyi olmadığını söylüyordu.Hırsından yumruklarını sıkmıştı.Kendi kendine, bir gün NAC’de oynayacağının sözünü vererek takımdan ayrıldı.Artık elinde hiç bir şeyi yoktu.Marjinal abilerinin nüfuzu sayesinde doğduğu yerin takımı olan VV Steenbergen’e gitti.Burada 3 yıl boyunca gösterdiği parlak performans sayesinde A takıma yükselmeyi başardı.2 yıl daha amatör kümede VV Steenbergen formasını giydi.RBC Rosendaal antrenörlerinden Tiny van Dijk oyun stilinden etkilenmişti.Hemen RBC’den gelen kontrat teklifini kabul etti ve profesyonel futbola ilk adımlarını attı.RBC’nin 88-89 yılında yaşadığı finansal kriz sebebiyle pek çok yıldız oyuncusu satılmıştı.Başarıyı gençlerde arayan Rosendaal ekibi Pierre’de şans vermişti.Eline geçen bu fırsatı iyi kullandı.Sezonun ilk yarısında genelde sonradan oyuna giren kahramanımız, 3 gol atmayı başardı.2. yarı başlarken takımın santrforunun sakatlanmasıyla birden ön plana çıktı.Neredeyse tüm maçlarda oynadı ve göz alıcı bir performansla takımın uzun vadeli planlarında yer almasına karar verildi.89-90 sezonunda takımın önemli bir parçası olmayı başaran genç adam, oynadığı 37 maçta 27 gol atarak takımını sırtlamış, Hollanda futbolunda adından söz ettirmeye başlamıştı.1990 yazında onun için teklif yapan pek çok kulüp arasından, 14 yaşında bir çocukken onu kovan NAC Breda’yı seçti.400,000 gulden karşılığında NAC’ye geçiş yapan Pierre, takımdaki ilk gününde altyapıda onu kovan antrenörüyle karşılaştı.Aralarında hiç bir diyalog geçmemesine rağmen Pierre o adamın suratına karşı ”Eskiden takımdan kovduğun fakira ama gururlu bir genç vardı, hatırlıyor musun?” demek isterdi.Fakat asiliğinin yanında muhteşem bir asalet de barındıran Pierre o aşağılık adama cevabı sahada vermek istedi.Oynadığı 4 sezon boyunca 81 gol atmayı başardı.92-93 sezonunda takımın Eredivisie’ye yükselmesinde de, 93-94 sezonunda takımın 1. Ligde tutunmasında da büyük rol oynadı.94 yılında ilk kez Hollanda milli takımına seçildi.Bu onun için büyük bir gururdu.94-95 sezonu devre arasında Celtic takımından gelen teklifle bu peri masalından uyandı.Artık realiteye dönmesinin zamanıydı ve kariyerinde bir basamak daha yükselmesi işten bile değildi artık.Bu sefer NAC onu değil o NAC’yi kullanıyordu.
Celtic o gelmeden önce tam 6 sezondur tek bir kupa dahi kazanamamıştı.Hampden Park’ta çıktığı İskoçya kupası finalinde Rangers ile karşılaşacak olan Celtic, van Hooijdonk’un golüyle kupaya uzanıyordu.Bu onun Old Firm’de attığı ilk goldü.Taraftarların dilinden konuşan bu futbol Robin Hood’u Celtic’te çok güzel günler geçirdi.Ancak kulüp başkanıyla yaşadığı tartışmalar Robin Hood ruhunu alevlendirmişti.Artık forma şansı bulmakta zorlanıyordu ancak taraftar sürekli onun adına yazdıkları şarkıları söylüyordu.Celitcliler onu öz evlatları gibi bağırlarına basmıştı.İrlanda bayraklarının beyaz kısmına onun resimlerini yerleştirmişlerdi.Onun sorununun para olduğunu zanneden aptal Celtic başkanı ”Çok para istiyorsa Rangers’a gitsin.” diyerek Robin Hood’umuza en ağır yakıştırmayı yapıyordu.Artık hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını anladığı anda 4.5 milyon pound karşılığında Nottingham Forest’a satıldı.Hiç bir zaman doğruları söylemekten vazgeçmedi.Yolu İngiltere’ye, Portekiz’e, Türkiye’ye düştü.Kariyeri boyunca gittiği her takımda efsane olmayı başardı.Nottingham Forest’ta Kevin Campbell satıldığı için yönetim kurulu toplantısını basmıştı.2000-2001 sezonunda 3 kere antrenör değiştiren Benfica başkanı faturayı ona kesmek istemiş takımdan aforoz edilmişti.bunun üzerine Porto’dan gelen teklifi ”Bu en adi p..venge bile yakışmaz” diyerek reddetmişti.bunları neden mi yapmıştı?Saf futbol aşkına ve total futbol tutkusuna bağlı kalmak için tabi ki!!! Zira 37 yaşında Old Firm’ün mavi yakasından gelen teklifi bir Celtic efsanesi olduğu için reddetmişti.Fenerbahçe’den aforozu sonucu Beşiktaş’tan gelen teklifi de aynı gerekçeyle reddetmişti.Petrus Ferdinandus Johannes Stevenson van Hooijdonk öldüğü zaman bile akıllarımızdan çıkmayacak, ellerimiz morarana kadar alkışlayacağımız bir futbol kahramanıdır.Şükürler olsun ki onu yakından görme fırsatına eriştim.

Bebeto-Romario-Leonardo

Posted in Kareler on 30 Nisan 2010 by Mevsimsiz_Kar
Abd 94 Dünya Kupası